(ANKARA) – Türkiye siyasetinin en çalkantılı dönemlerinden birinde, Silivri Cezaevi’nden yükselen bir ses, sadece Türkiye’nin değil, uluslararası kamuoyunun da gündemine oturdu. Görevden uzaklaştırılan ve tutuklanan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, dünyanın en saygın politika dergilerinden biri olan ABD merkezli Foreign Affairs için kapsamlı bir makale kaleme aldı. Hücresinden yazdığı satırlarda, kendisine yönelik yürütülen ve "hukuk" ambalajına sarılan sürecin perde arkasını ifşa eden İmamoğlu, yaşananları "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatta kalma stratejisinin bir parçası" olarak tanımladı. İmamoğlu’nun makalesi, sadece bir savunma metni değil, aynı zamanda Türkiye’nin ikinci yüzyılına dair bir "demokratik restorasyon" manifestosu niteliği taşıyor.
"3 bin sayfalık iddianameyle beni çete lideri yaptılar"
İmamoğlu makalesinde, 2019 yerel seçimlerinde İstanbul’da elde ettiği tarihi zaferin, iktidar kanadında yarattığı travmayı ve ardından gelen sistematik kuşatmayı detaylandırdı. Hükümetin, sandıkta bükemediği bileği yargı yoluyla kırmak için "sistemli bir dava inşasına" giriştiğini belirten İmamoğlu, geçtiğimiz mart ayında tutuklanmasına gerekçe gösterilen suçlamaları net bir dille "uydurma" olarak nitelendirdi.
Hukuk tarihine "kara bir leke" olarak geçecek detayları da paylaşan İmamoğlu, savcıların hazırladığı iddianamenin absürtlüğüne dikkat çekti. İmamoğlu, "Savcılar, hazırladıkları 3 bin 379 sayfalık devasa ama içi boş iddianameyle, halkın oylarıyla seçilmiş İBB yönetimini bir 'terör örgütü', şahsımı ise bir 'çete lideri' gibi göstermeye çalıştı. Bu öyle bir hukuksuzluk ki, gizlilik kararları bahane edilerek avukatlarımın bile belgelere erişimi engellendi. Savunma hakkının kutsallığı, Saray'ın talimatları karşısında yok sayıldı" ifadelerini kullandı. Bu satırlar, Türkiye’de yargının, siyasi rakipleri ekarte etmek için kullanılan bir "giyotin"e dönüştüğünün uluslararası ilanı oldu.
"Adalet değil, 2028 korkusu"
Makalenin en çarpıcı bölümlerinden biri, İmamoğlu’nun davanın zamanlaması ve amacı üzerine yaptığı analizdi. İmamoğlu, bu davanın "adalet arayışı" ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını, meselenin tamamen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi geleceğiyle ilgili olduğunu vurguladı.
İmamoğlu, Erdoğan’ın 2028 yılına kadar yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde karşısına çıkabilecek en güçlü rakibi "diskalifiye" etmek istediğini belirterek şu tespiti yaptı: "Bu dava adaletle ilgili değil; Erdoğan’ın siyasi geleceğiyle ve koltuğunu koruma hırsıyla ilgili. Hükümet, muhalefeti etkisizleştirmeyi, toplumsal umudu kırmayı ve 2028 seçimlerinde rekabeti daha sandık kurulmadan ortadan kaldırmayı hedefliyor. Ancak unuttukları bir şey var; halkın iradesi, demir parmaklıklarla hapsedilemez."
Dış politikada 'Şahsım Devleti' eleştirisi
Ekrem İmamoğlu, makalesinde sadece iç politikadaki hukuksuzluklara değil, Türkiye’nin savrulan dış politikasına da geniş yer ayırdı. Türkiye’nin uluslararası alandaki itibar kaybının temel nedeninin, karar alma süreçlerinin "kurumsallıktan uzaklaşıp kişiselleşmesi" olduğunu savundu.
Dış politikanın bir devlet aklı yerine, tek bir kişinin ruh haline ve günlük pazarlıklara endekslendiğini belirten İmamoğlu, "Türkiye’nin dış politikası öngörüsünü kaybetti" dedi. S-400 hava savunma sistemlerinin alınması, NATO üyeliği üzerinden yürütülen "al-ver" pazarlıkları ve bölgede sık sık zikzak çizen politikaların, Türkiye’nin müttefikleri nezdinde derin bir güven erozyonu yarattığını ifade etti. İmamoğlu’na göre, Batı ittifakı ve komşular, Türkiye’ye baktıklarında artık "istikrarlı bir ortak" değil, "ne yapacağı kestirilemeyen bir lider" görüyorlardı.
"İtibar, içerideki adaletle başlar"
Tutuklu İBB Başkanı, Türkiye’nin küresel bir güç olmasının yolunun, içerideki barış ve adaletten geçtiğinin altını çizdi. "Bir devlet kendi vatandaşlarını susturuyorsa, mahkemeleri siyasi sopa olarak kullanıyorsa dünyaya seslenemez, seslense de kimse onu duymaz" diyen İmamoğlu, Türkiye’nin itibarının içerideki adaletle doğru orantılı olduğunu vurguladı.
İmamoğlu, Türkiye’nin demokratik bir yönetime kavuştuğunda potansiyelini gerçekleştirebileceğini belirterek, "Demokratik bir Türkiye, hem bölgesinde hem küresel ölçekte daha yapıcı, daha öngörülebilir ve daha güçlü bir aktör olabilir. Bunun için Avrupa Birliği ile donmuş ilişkilerin canlandırılması, gümrük birliğinin güncellenmesi ve en önemlisi hukukun üstünlüğünün yeniden, amasız fakatsız tesis edilmesi şarttır" görüşünü paylaştı.
İkinci yüzyılda 'Demokratik Restorasyon' sözü
Makalenin finalinde umutsuzluğa yer vermeyen İmamoğlu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci yüzyılına dair vizyonunu "Demokratik Restorasyon" kavramıyla özetledi. Tutuklanmasının ardından Türkiye genelinde düzenlenen kitlesel protestoların, halkın demokrasiye olan inancının ve değişim talebinin en somut kanıtı olduğunu belirten İmamoğlu, karamsar tablonun değişebileceğini müjdeledi.
İmamoğlu, yazısını şu tarihi mesajla sonlandırdı: "Türkiye’de demokratik yönetimin, etkin kurumların ve tutarlı dış politikanın yolu tamamen kapanmış değil. Aksine, halkın bu talebi her zamankinden daha güçlü. Türkiye’nin ikinci yüzyılında yeniden bir demokratik restorasyon mümkündür. Ülkemiz ancak bu şekilde istikrarlı bir bölgesel aktör ve transatlantik ittifakın güvenilir, başı dik bir üyesi haline gelebilir. Biz buradayız, halkımız ayakta ve demokrasi mücadelemiz sürecek."
İmamoğlu'nun bu çıkışı, hapiste olmasına rağmen siyasi denklemdeki ağırlığını koruduğunu ve muhalefetin yol haritasını cezaevinden de olsa çizmeye devam ettiğini gösterdi.
Kaynak: Haber Merkezi / Foreign Affairs Dergisi










