Açıklamada, sınır aşan hayvan hareketlerinin yeterince kontrol edilememesinin, hastalığın farklı bölgeler arasında hızla yayılmasına neden olduğu, serolojik izleme kapasitesinin zayıflığı ve hızlı test altyapısındaki eksikliklerin ise sahadaki gerçek duruma dair zamanında ve doğru bilgi edinilmesini engellediği bildirildi.
Sahada biyogüvenlik önlemlerinin standart şekilde uygulanmamasının, hastalığın çiftlikten çiftliğe taşınmasına zemin hazırladığı vurgulanan açıklamada, bazı üreticilerin aşının etkisini artırmak için gerekli olan tekrar dozlarını yaptırmaktan kaçınmalarının ise bağışıklık düzeyini düşürerek salgının kontrol altına alınmasını daha da zorlaştırdığına dikkat çekildi.
Açıklamada, şap hastalığıyla mücadelede reaktif yöntemlerin yetersiz kaldığı belirtilerek, önleyici ve risk bazlı bir modele geçilmesi gerektiği vurgulandı. Açıklamada, bu kapsamda komşu ülkelerle koordineli, serotip uyumlu aşılama kampanyaları yapılması, dijital hayvan kimliklendirme ve vaka takibi sistemlerine geçilmesi, düzenli serotip eşleşme ve moleküler sürveyans çalışmaları yürütülmesi, SAT-3 serotipine karşı antijen stoğu ve acil aşılama planları yapılması, biyogüvenlik standartlarının yasal zorunluluk haline getirilmesi ve salgın sonrası üreticilere yem, veteriner hizmeti ve finansman desteği sağlayacak ekonomik rehabilitasyon paketleri sağlanması önerildi.
Türkiye’nin "şap hastalığı açısından yüksek riskli ülke" statüsünden çıkabilmesi için bütüncül mücadele stratejisinin şart olduğu ifade edilen açıklamada, reaktif değil önleyici yaklaşım, sınır-ötesi işbirliği, dijital takip sistemleri ve üretici destekleri gibi çok boyutlu uygulamaların eş zamanlı olarak devreye alınmasıyla Türkiye’nin şap hastalığıyla mücadelede kalıcı başarı elde edebileceği ifade edildi.










