Mazlum Abdi’nin Şam’da “yeni yönetimle” masaya oturması bir diplomasi haberi gibi sunuluyor. Değil. Bu, Türkiye’nin güney sınırına dönük en kritik başlıklardan birinde, sahadaki aktörlerin Ankara’yı “denklem dışına iterek” oyun kurma denemesidir. Üstelik ortada romantik bir “Suriye’nin yeniden birleşmesi” masalı da yok. Masada olan şey çok daha çıplak: SDG’nin askeri ve idari kazanımlarının, Şam’ın devlet şemsiyesi altına sokulup meşrulaştırılması; bunun karşılığında da Şam’ın petrol, sınır kapıları, havaalanları ve IŞİD dosyası gibi ağır dosyalarda kontrolü yeniden ele alması.
Şam–SDG temasları ilk kez yaşanmıyor. Mart 2025’te Suriye’nin geçiş dönemindeki liderliği ile SDG arasında “kurumların entegrasyonu” başlığıyla bir anlaşma imzalandı; ama o metin özellikle askeri entegrasyonun nasıl yapılacağı konusunda muğlak bırakıldı.Şimdi o muğlak alan, sahadaki güçlerin birbirini yokladığı bir pazarlık zeminine dönüşmüş durumda. AP’nin aktardığına göre son görüşmeler “elle tutulur sonuç” üretmeden bitti; temel kavga da zaten burada: SDG “blok” halinde, kurumsal kimliğini koruyarak orduya girmek istiyor; Şam ise dağıtarak, eriterek, kontrol ederek.
Türkiye açısından tehlike tam da bu gri bölgede büyüyor. Çünkü SDG “eritilmeden” entegre edilirse, adını değiştirip üniformasını yenileyip devlet rozetini takmış bir yapı, Türkiye’nin sınırında kalıcılaşabilir. Ankara yıllardır “PYD/YPG = PKK” diyor; bunu yalnızca retorikte bırakıp sahada sonuç üretemezseniz, bir süre sonra karşınıza “Suriye’nin resmi gücü” gibi paketlenmiş bir yapı çıkarırlar. Bu da Türkiye’nin terörle mücadele tezinin uluslararası alanda aşındırılması demektir.
Gelelim Ankara’ya. Evet, Ankara bu süreci “yakından takip ediyor.” Haber metinleri böyle yazıyor. Fakat sorun da bu zaten: Türkiye, Suriye’de çoğu kez “takip eden” pozisyonda yakalanıyor. Her gelişmede bir refleks açıklaması, her masada bir “endişe” cümlesi… Sonra ne oluyor? Sahadaki aktörler bir adım daha atıyor, Türkiye bir kez daha “kırmızı çizgi” hatırlatıyor, dünya da bir kez daha duymazdan geliyor.
Ankara’nın yıllardır yaptığı en büyük hata, Suriye dosyasını iç politikaya malzeme ederken stratejik tutarlılığı ikinci plana itmesidir. Bir gün “Şam’la asla” deniyor, ertesi gün “şartlar olgunlaşırsa” kapısı aralanıyor. Bir gün “terör koridoru” deniyor, ertesi gün o koridorun aktörleri Şam’da “devletle müzakere eden partner” gibi dolaşıyor. Türkiye’nin sorunu itiraz etmek değil; itirazını sahaya ve diplomasiye aynı anda tahkim edememek.
Bakın, SDG sözcüleri “Mazlum Abdi Şam’a gidecek, entegrasyon müzakereleri yapılacak” diye zaten önceden işaret fişeğini atmıştı. Yani bu gelişme “ansızın” olmadı. Ankara’nın böyle bir dosyada sürpriz yaşamaya hakkı yok. Eğer yaşıyorsa, bu ya istihbarat–diplomasi eşgüdümünde sorun olduğuna ya da daha kötüsü, “nasıl olsa tıkanır” rehavetine işaret eder.
Daha da can yakıcı olan şu: Bu masanın üçüncü görünmez ortağı ABD. SDG’nin ana dayanağı hâlâ ABD desteği. Şam ise hem meşruiyet arıyor hem de kaynak kontrolü. Reuters’ın Mart 2025 anlaşmasına dair notları, petrol ve sınır kapıları gibi stratejik başlıkların Şam’a devrinin konuşulduğunu vurguluyor. Yani SDG, bir yandan Şam’la pazarlık yaparken bir yandan ABD’ye “beni satma” mesajı veriyor; Şam da “devlet benim” diyerek masayı büyütüyor. Türkiye ise bu üçlü oyunda, sadece askeri güvenlik parantezine sıkışırsa kaybeder. Çünkü oyun artık sadece silahla değil, statüyle oynanıyor.
Şunu da net söyleyelim: Şam’la SDG’nin anlaşamaması Türkiye için otomatik “iyi haber” değil. AP’nin “somut sonuç yok” dediği tablo, çatışma riskini, sınır hattında yeni gerilimleri ve özellikle IŞİD tutukluları dosyasında yeni kırılganlıkları da artırır. Yani “anlaşamadılar, oh” rahatlığı Türkiye’yi felakete götürür. Anlaşsalar da risk var, anlaşamasalar da risk var. Bu dosyada “risksiz senaryo” yok; sadece yönetilebilir ve yönetilemez senaryolar var.
Peki Ankara ne yapmalı? Önce şu ezberi bırakmalı: “Takip ediyoruz.” Türkiye, bu müzakere sürecinin parametrelerini açıkça tanımlamalı: SDG’nin kurumsal bütünlüğünü koruyarak orduya girmesi kabul edilemez mi, edilemez. Sınır hattında fiili bir otonomi üretilecek mi, buna hangi araçlarla engel olunacak? Şam’la temas hangi zeminde ve hangi takvimle yürütülecek? ABD’ye hangi somut maliyetler hatırlatılacak? Bunlar netleşmeden atılan her cümle iç kamuoyunu oyalayan, dışarıda ise ciddiye alınmayan bir gürültüye dönüşür.
Mazlum Abdi’nin Şam masası, Ankara’nın “alıştığı” bir kriz değildir; Ankara’nın “alışkanlıklarını” cezalandıran bir krizdir. Bugün masada statü konuşuluyor, yarın harita konuşulur. Türkiye ya bu oyunu zamanında ve çok boyutlu bir stratejiyle bozar ya da bir sabah uyanıp sınırında “resmileştirilmiş bir sorunla” yaşamak zorunda kalır. Bu ülkenin dış politikası, refleksle değil akılla; sloganla değil planla yönetilmek zorunda. Aksi halde, Şam’daki masada Türkiye’nin sandalyesi değil, yokluğu konuşulur.
























