16 Şubat 1999 Abdullah Öcalan denen bebek katilinin yakalanmasının ardından, PKK moralman çökmüş, eleman kaybetmiş ve özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerinin sürekli Kuzey Irak ve İran sınırını kıskaca alarak gerçekleştirdiği operasyonlarda örgüt ağır darbe almış ve tükenmişti. 2002 yılında ABD Irak’ı işgal etmeye karar vermiş ve 1 Mart tezkeresi olarak bilinen, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak işgal harekâtı sırasında ABD ordusu ile birlikte Irak’ın kuzeyine girerek ABD ordusunu rahatlatmayı amaçlayan tasarı TBMM de oy çoğunluğu ile reddedilmişti. Bu plan tutmayınca o güne kadar Türkiye hesabına çalıştığı iddia edilen Barzani aşiretinin peşmergeleri ABD tarafından peyderpey Guatemala da bulunan ABD askeri üslerine götürülmüş, askeri organizasyon, ordu teşkilatlanması ve savaş taktik eğitimleri verilmişti. Eğitilen bu kişiler Irak’a geri getirildiklerinde bazıları PKK’nın yönetici kadrolarını oluşturmuş ve örgütü hızlı bir toparlanma sürecine sokmuşlardı. Amaç Irak işgali sırasında peşmerge ve PKK elemanlarını kullanarak Irak ordusunun Kuzey de bulunan kuvvetlerini oyalayıp, güneyden başlayacak ana işgal kuvvetlerini rahatlatmaktı. İşte ABD ve PKK ortaklığı o tarihte başladı.
Suriye de başlayan iç savaş neticesinde ABD’nin PKK/YPG’yı kendisine ortak ve müttefik seçmesi kararıda bu yüzden verildi. ABD ordusu Irak’tan çekilirken geri götürmediği savaş araç gereçlerini Barzani ve PKK arasında paylaştırdı. Bu paylaşım sadece silahlar ile sınırlı da değildi. Aynı zamanda ABD, Kuzey Irak’ın güvenliğini kendi çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda korumak için taşeron olarak Barzani aşiretini ve PKK terör örgütünü kullanacağı için Kuzey Irak bölgesinin özellikle Kerkük ve Musul’u kapsayan bölgelerinide yetki ve kontrol açısından paylaştırmıştı.
Takvimler 2008 yılının yaz aylarına geldiği zaman ABD ordularının önce zırhlı mekanize tümenleri Irak’ı terk etmeye başlamış ve akabinde PKK ve Barzani aşireti bölgenin kontrolünü fiilen devralmıştır. İşte tam bu süreçte Dağlıca ve Aktütün karakol baskınları gibi baskınlarda onlarca şehit verilmiş ve terör yeniden tırmanışa geçmişti. O dönem yapılan sınır ötesi operasyonlar ise tamamen Türk halkının tepkisini sindirmek, operasyon yapılıyor, terör örgütü ile mücadele ediliyor görüntüsü vermek için yapılmaktaydı. Çünkü Irak’ı işgal ederken milyarlarca dolar para harcayıp üzerine birçok asker kaybederek ağır bir bedel ödeyen başta İngiltere olmak üzere diğer müttefik devletler, Türkiye’nin o dönemde Irak’ta yeniden rayına oturtulmaya çalışılan emniyet, huzur ve ekonomik istikrarın, Türkiye’nin harekatları yüzünden bozulacağını düşünüyordu. Bu sebeple Türk Silahlı Kuvvetleri yaptığı her harekâtı sınırlamak ve terör örgütünün yuvalandığı Kuzey Irak topraklarının derinlerine inemeden operasyonlarını sonlandırmak zorunda kalıyordu.
Türkiye daha önce PKK ile mücadele konusunda Özal hükümetlerinin yaptığı hatayı tekrar ederek Barzani aşireti ile yeniden müttefik olmaya karar verdi. 2011 yılında başlayan bu süreç Mesut Barzani’nin Çankaya köşkünde devlet başkanı düzeyinde ağırlanarak sözde Kürdistan devleti bayrağının yanında yapılan görüşmelere kadar ilerledi. Yapılan görüşmeler neticesinde Barzani ile gidilen mitinglerde “megri megri” türküleri ile barış mesajları veriliyor ve Türkiye’nin bir açılım ile Kürt sorununu çözmesi gerektiği vurgulanıyordu. Peki Barzani aşireti gerçekten Türkiye ile müttefik miydi ve samimi olarak Türkiye’ye yardım edecek miydi? Askeri bürokrasinin o zaman başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ı bu konuda uyardığı ve bunun yanlış bir hamle olduğunu söyledikleri biliniyor. Fakat şu unutulmamalıdır ki FETÖ terör örgütünün Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile Türk Silahlı Kuvvetleri o yıllarda en kötü dönemini yaşamaktadır. Kısacası FETÖ terör örgütü en güçlü dönemini yaşamakta ve AKP hükümetleri ile can ciğer kuzu sarması halinde her yerdedir ve devleti tamamen ele geçirme planına devam etmektedir. İşte bu ortamda Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin tepkisinin etkisiz kalması bu yüzdendir. Dönemin Genelkurmay başkanı Işık Koşaner ve Kara kuvvetleri komutanı Erdal Ceylanoğlu da gerçekte hükümetin Barzani ile ortaklık kurmasına tepki göstermek için istifa etmişlerdir. Daha sonra gelişen barış süreci ve Kürt açılımı sürecinde neler yaşandığını herkes biliyor.
Suriye de başlayan iç savaş neticesinde ve ortaya çıkan cihatçı İŞİD terör örgütü ile savaşma bahanesiyle binlerce PKK’lı Kuzey Irak’tan çıkarılarak takvimde başka bir gün kalmamış gibi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Türk topraklarından geçirilerek Suriye’ye sokulmuş ve oradaki iç savaşa dahil edilmişlerdir. İŞİD terör örgütünün Suriye de ele geçirdiği bölgeler ABD, Barzani ve PKK ortaklığı ile geri alınınca Türkiye de başlayan ismine çözüm süreci denen ihanet süreci de bitmiş çünkü terör örgütü artık orada devletleşme sürecine girmiştir. Terör örgütü, Kuzey Suriye de devletleşme sürecine girerken Türkiye de Haziran 2015 seçimleri yaşanmış ve AKP iktidarının oy oranları düşmüş tek başına anayasayı değiştirme gücünü kaybetmişti. Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan dönemin başkanı Ahmet Davutoğlu’na talimat vererek seçimlerin tekrar edilmesini istemiş ve seçimlerin Kasım 2015’te tekrar edilmesi kararı alınmış ve işte bu karardan sonra ülkede bombalı intihar saldırıları başlamış ve kaos yayılmaya başlamıştır. Yaşanan saldırı olayları bir anda tırmanmaya başlamış Suruç, Hatay, Ankara ve İstanbul da terör örgütü PKK tarafından gerçekleştirilen saldırılar neticesinde onlarca vatandaş hayatını kaybetmişti. Üzerine üstlük PKK, Diyarbakır’ın Sur mahallesi, Mardin’in Nusaybin ilçesi ve Şırnak’ın Cizre ilçesinde kent merkezlerine silah, mühimmat ve eleman getirerek oraları işgal etmeye kalkışmış ve bu şehirleri sözde Kürdistan devletinin bir parçası ilan etmişti. Terör örgütü bunları yaparken devletin hiç bir yetkili kurumu bu işgal girişimine sesini çıkarmadı yada tedbir almadı. Zaten onlar değil miydi “Valilerimize talimat verdik operasyon yapılmayacak” diyen? Peki ya Kasım 2015 seçimlerine giderken Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından yapılan açıklamaya ne demeli? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başbakanı bir TV programında çıkıp “bombalar patladıkça oy oranımız artıyor” demedi mi? 2015 Haziran ayı ve Kasım ayı içinde yaşanan olayların hepsine baktığımız da AKP hükümetlerinin terör ile mücadele etmediğini ve yaşanan terör olaylarını oy devşirme amaçlı nasıl siyasete alet ettiklerini çok iyi görüyoruz.
Kasım 2015 seçiminden zafer ile çıkan AKP hükümeti, PKK terör örgütüne zamanında etkince müdahale etmediği ve sesini çıkarmadığı için 2016 mayıs ayında sona eren Diyarbakır, Mardin, Şırnak ve Hakkâri illerini kapsayan hendek operasyonlarını yaşadık. Ben bizzat Diyarbakır Sur mahallesi ve Mardin’in Nusaybin ilçesinde gerçekleştirilen operasyonlara Jandarma Özel Harekatçı olarak katıldım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aslında güvenlik güçlerinin özverili çalışması sayesinde bir iç savaşın eşiğinden döndü! Bütün bu çizilen tablo hepimize şunu gösteriyor ki AKP hükümetleri 2002 seçimlerinde aldıkları iktidarın gücünü terör ile etkin mücadele de hiç kullanmadılar. Suriye konusunda izledikleri yanlış politikalar sonucu da hem Suriye’nin kuzeyinde bir terör devleti oluştu hem de milyonlarca sığınmacı ülkemize sokuldu. AKP hükümetlerinin terör ile mücadele etme kapasiteleri yoktur çünkü bu siyasi otorite hem bu stratejik zekaya sahip değildir hem olayların gelişmesini ön göremez hem de terör olaylarını siyasete çevirirler! Onlar için sadece terör ile mücadele ediliyor imajı çizmek vardır çünkü imaj çizerek bunun siyasi rantını yemek, gerçekten terör ile mücadele etmekten daha kolaydır! Türkiye de gerçekleşen her terör olayı AKP iktidarına fayda sağlar çünkü sonucu yine AKP lehine olur ve ülkeye adeta “bana oy vermezseniz ülkede savaş çıkar” mesajı verilir. Bu durum toplumda korkuya ve çekinceye dönüşür ve AKP iktidarına oy olarak geri döner. Bu sebeple her ne olursa olsun AKP terör ile mücadele edemez ve etmeyi de zaten istemiyor! Terör olayları onlar için kullanılan bir iktidar olma aracıdır!




















