2021 Temmuz’unda, bir gece yarısı kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğimizi duyurdular. O gün kadına yönelik şiddetle mücadele adına atılmış uluslararası bir adım elimizin kayıp gittiği bir adım oldu. Bugün, o adımın bedelini kadınların yaşamlarıyla ödüyoruz — ve istatistikler her geçen gün bu felaketin ölçeğini gözler önüne seriyor.
Kadınların güvenliği pazarlık konusu olamaz
İstanbul Sözleşmesi; önleyici tedbirler, koruma, cezalandırma ve toplumsal cinsiyet eşitliği ilkeleriyle kadına yönelik şiddeti sistematik olarak ele almayı hedefliyordu. Sözleşmeden çekilme kararıyla birlikte, koruyucu mekanizmaların caydırıcılığı zayıfladı. Ne yazık ki resmi söylemlerde “kadın haklarını koruyoruz” densin; pratikte kadınlar daha güvencesiz, daha yalnız bırakıldı.
Artan cinayetler, azalan koruma
2023 rakamları: kanıtların diliyle
- 2023’te en az 315 kadın erkekler tarafından katledildi; ek olarak 248 kadın “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçti.
- Kadın Cinayetlerini Durduracağız’ın raporuna göre 2023’te öldürülen kadınların %55’i ateşli silahla; %31’i kesici aletle katledildi.
- Kasım 2023’te yalnız bir ayda 49 kadın öldürüldü; bunlardan 17’si “şüpheli ölüm” olarak kaydedildi.
- 2023’te İçişleri Bakanlığı verileri “şiddet nedeniyle yaşamını yitiren kadın sayısı” olarak 308 rakamını açıkladı.
2025’in ilk verileri: kırılma noktası
- 2025 yılının ilk 6 ayında 336 kadın erkekler tarafından öldürüldü; buna ek olarak 145 kadının ölümü şüpheli olarak kaydedildi.
- Aynı dönemde öldürülen kadınların yaklaşık %65’i evlerinde; %60’ı ise aile bireyleri tarafından öldürüldü.
- Örneğin, 2025 Ocak ayında 38 kadın öldürüldü; 29’u doğrudan cinayete kurban gitmiş, 9’u “şüpheli ölüm” olarak kayda geçmiş durumda.
- Temmuz 2025’te 31 kadın cinayeti işlendi; 30 kadının ölümü “şüpheli” olarak kaydedildi.
- Ağustos 2025’te 27 kadın öldürüldü; 9’unun ölümü şüpheli olarak kayıt altına alındı.
Bu sayılar, yalnızca “görünür” vakaların bir özeti. Şüpheli ölümler, örtbas edilen şiddet vakaları, adeta kaybolup giden kadın sesleri, bu verilerin ardında bir çığlık gibi duruyor.
Cezasızlık kültürü ve siyasi dil
Cinayetlerin artışı, yalnızca şiddet artışı değildir; aynı zamanda devletin koruma kapasitesinin erozyona uğradığının göstergesidir. “Haksız tahrik”, “iyi hâl” indirimleri hâlâ mahkemelerde uygulanıyor; faili cesaretlendiren bu yaklaşımlar adaletin erkek lehine çarpıtılmasına zemin hazırlıyor.
Siyasetin kullandığı dil de en az rakamlar kadar belirleyici. Kadınların taleplerini “irtica”, “aileyi parçalamak” gibi söylemlerle küçümsemek, kadını görünmez kılmakla eş anlamlıdır. Bu dil, şiddeti meşrulaştırır; “ev kadını olmalı” söylemi kadınları eve kapatmak değil, evin içindeki tehditleri görünmez kılmak için bir örtüdür.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, sokaklarda, sosyal medyada, üniversitelerde “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sesleri hâlâ tıkanmıyor. Kadın örgütleri her yıl katledilen kadınların adlarını haykırıyor, devlet kurumlarını sorumluluk almaya çağırıyor. Bu davanın savunucuları yalnızca kadın hakları aktivistleri değil; demokrasi, eşitlik ve insan hakları mücadelesinin ön saflarıdır.
Yaşam hakkı siyasetin üstündedir
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, Türkiye’nin kadınlarına “yalnızsınız” demektir. Ama biz yalnız değiliz. Kadın cinayetleri politiktir; bu cinayetleri önlemenin yolu:
- İstanbul Sözleşmesi’ne derhal dönmek,
- 6284 gibi yasal mekanizmaları etkin kılmak,
- Yargı reformu ile cezasızlık kültürünü kırmak,
- Koruma kararlarının fiili uygulanmasını sağlamak,
- Cinsiyet eşitliği eğitimini müfredata yaygınlaştırmak,
- Medyayı denetlemek ve kadın temsiliyetini güçlendirmek.
Bugün bu ülkede kadınların yaşam hakkını savunmak, bir feminist talep değil; insanlık onurunu, adaleti ve geleceği savunmaktır. İstanbul Sözleşmesi yaşatır, çünkü yaşam hakkı siyasetin üstündedir — ve biz bu hakkı birlikte savunacağız.



















