Bu vatan, iktidarın bir dekoru değil; hepimizin ortak yaşam alanıdır.
Bugün size, ne ekonominin soğuk verilerinden ne de siyasetin günlük polemiklerinden bahsedeceğim. Bugün, bu ülkenin en kritik sorununu masaya yatırıyoruz: Gençliğin, sırtına yüklenen aidiyet krizi. İktidarın sürekli olarak kullandığı ‘vatan, millet, Sakarya’ söylemine rağmen, genç bir birey bu ülkenin kendisine ait olup olmadığını sorguluyor. Bu, sandık sonuçlarından bağımsız, Türkiye'nin geleceğini derinden tehdit eden bir varoluşsal çığlıktır.
Yıllardır süregelen tek adam rejimi, kamusal alanı, kurumları ve kaynakları hızla kendi ideolojik ve siyasi çıkar çevresine göre yeniden yapılandırdı. Bu durum, özellikle Z kuşağının gözünde, devletin tarafsız bir kurum olmaktan çıkıp, iktidar partisinin genişletilmiş bir aygıtına dönüştüğü algısını pekiştirdi. Bir genç, üniversiteden mezun olduğunda, liyakatin yerine sadakatin oturduğu bir iş piyasasıyla karşılaşıyor. Bir kamu kurumunda yükselebilmek için, kendi bilgisine, yeteneğine değil; siyasi bağlantılara veya belirli bir çevrenin referansına ihtiyacı olduğunu görüyor.
Bu tablo, gençlerin sisteme olan inancını temelden sarsıyor. Bir yandan onlardan ‘yerli ve milli’ olmaları beklenirken, diğer yandan onlara ne ekonomik ne de demokratik bir gelecek sunuluyor. Enflasyonun gençleri birikimsizliğe mahkûm etmesi ve barınma krizinin en temel güvence hissini bile ellerinden alması, bu yabancılaşmayı hızlandırıyor. Gençler, yoksulluğu bir kader değil, liyakatsiz politikaların doğrudan bir sonucu olarak okuyorlar.
Ancak asıl kırılma noktası, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve eleştirel seslerin baskılanmasıyla yaşanıyor. Bir genç, sosyal medyada yaptığı basit bir espri veya siyasi eleştiri nedeniyle yargılanma tehdidiyle karşılaştığında, bu ülkenin kendisine düşman kesildiğini düşünüyor. Bu baskı ortamı, gençleri siyasetten tamamen geri çekilmeye ya da daha kötüsü, geleceklerini bu topraklardan uzakta arama kararı vermeye zorluyor. Yurt dışına giden her parlak beyin, aslında iktidarın gençliğe karşı yürüttüğü politikaların somut bir faturasıdır.
Gençlerin çığlığı çok net: Onlar vatanı değil, iktidarın baskıcı ve liyakatsiz yönetim biçimini terk etmek istiyorlar. Onların talebi, bir siyasi partinin vesayetinden kurtulmuş, hukukun üstünlüğünün ve fırsat eşitliğinin geçerli olduğu, kendilerini güvende hissedebilecekleri demokratik bir vatandır. Muhalefetin temel görevi, gençliğin bu varoluşsal kaygısını sadece dinlemek değil, bu ülkenin gençlerin ortak vatanı olduğunu, liyakati geri getirerek, hukuku tesis ederek ve ekonomik adaleti sağlayarak onlara kanıtlamaktır. Bu ülkenin geleceği, bu sessiz çığlığa vereceğimiz samimi ve çözüm odaklı yanıta bağlıdır.
























