Bugün sizlere öncelikle, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ile birlikte halk üzerinde, Kemalizm ve Kemalizm’in kapsayıcılığı üzerine gözlemlerimi özetleyerek aktaracağım.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın kutlamaları ile birlikte Cumhuriyetimiz, 100. yılına ulaşarak bir asrı devirdi. Kutlamalar sırasında gözlemlediğim kadarıyla, cumhuriyetin kurucu fikir altyapısı ve kurucu kadrosunda hâkim dinamik düşünce yapısı olan Kemalizm, artık bürokratik kamu yapısı içerisinde veyahut asker-akademisyen ikili yapısından çıkıp bütünleyici bir noktaya ulaşmıştır. Geçmişte kutlamalarda kullanılan poster ve sloganlarda cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm gibi değerler, koruyuculuk ve gelenekçilik içerirken, bugün hürriyet, özgürlük ve bireyselliği vurgulayarak bu değişimi de gözler önüne seriyor.
Geçmişte, mevcut durumların gündemde olmadığı, salt geçmiş değerlere atıf yapılıp korunmaya çalışıldığı propaganda türü geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Artık cumhuriyet, bağımsızlık ve Kemalizm gibi olgular baskılara karşı direniş gösterme, otorite baskısından kurtulma olarak algılanıyor. Bu minvalde yapılan propaganda çalışmaları ise artık Atatürk ve Kemalizm gibi değerlerin özgürleşme yolundaki nosyonlar haline geldiğini gösteriyor.
Elbette siyasi ve toplumsal bakış açısında meydana gelen bu farklılıklar, geleneğin mi değiştiği yoksa değerlerin mi göz ardı edildiğini akıllara getiriyor. Cumhuriyet kavramı bir yönetim biçimi ya da dinamik bir sistem olarak yorumlansa da Türkiye’de bu durum özsel ve kamusal bir bütünleşmeyi de beraberinde getiriyor. Cumhuriyetin kuruluşu ile yıllarca sözü edilen ve ayrılıkçı gruplarca dile getirilen taşranın kamusal yapının dışında tutulması Kemalizm’in normlarına ters düşer. Çünkü popüler kültürde yer aldığı gibi, 29 Ekim gibi özel günlerde de kamuoyunca vurgulandığı gibi, cumhuriyetin özünde bir mahallenin diğer mahalleden üstün olmadığı düşüncesi hakimdir.
Özellikle 2000’li yıllardan itibaren kendine Türkiye’de devletin kurumsallaşması içerisinde söz konusu olmaya başlayan “neo-popülizm” ile toplumsal bir bozulmaya yakın zamanda şahit olduk. Eski ulusalcı düşüncede yer edinen toplumsal ayrıştırmanın artık geçerli olmayacağı, yani pejoratif yaklaşımların toplum içerisinde geçerli olmayacağı Kemalist yaklaşım da söz konusu olmaya başladı. Açık konuşmak gerekirse bu pejoratif yaklaşıma sahip bireylerin de toplum içerisinde “toplumsalcı” olduğuna dair kanıların da olması da ayrı bir ironidir. Bu yaklaşımın post-kemalist literatür çerçevesinde değerlendirilmesine karşın ben bunu kabul etmeyeceğimi de söyleyebilirim.
AKP hükümetinin önemli araçlarından veyahut dünya siyasetindeki toplumsal siyasetin değişimi sonucunun etkilerinden birisi olan “neo-popülizm” karşısında, Kemalist düşüncenin bu değişimi şu an uygun ve anti-tez oluşturabilecek konumdadır. Bu durumdan bahsediyorum çünkü, toplum içerisinde son kertede tüm kültürel ve sosyal farklılıkların olduğu cumhuriyet içerisinde, bütünsel bir aidiyet olması gerekirken bunun gerçekleşmemesi, toplumsal olarak kutuplaşmaya ve ayrışmaya uygun bir noktaya geldiğimizi gösteriyor.
Toplum olarak kutuplaşmaya olan bu yatkınlığımız ve kamusallıktan uzak olmamamızın sebeplerini Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın siyasi tarihinden öte, yaklaşık 250 yıllık bir siyasi-toplumsal taramasının uzmanlarca yapılmasıyla açıklığa kavuşturabileceğini düşünüyorum. Bu konuda cumhuriyetin kurucu felsefesinin, formel anayasa kurumları veyahut yasaları ile sınırlı kalması yani toplumsal vicdana yer verilmemesi, bu taramanın yapılması için geçerli bir sebep olabilir.
Bu duygu ve düşüncelerle Türk Ulusunun varlığının tecellisi olan cumhuriyetimizin 100. yılını kutluyorum.




















